Bitmeyen vahşetler zincirine bir anne daha eklendi…
Henüz 29 yaşındaydı.
Hayatının baharında, ardında üç yetim evlat bırakarak bu dünyadan koparıldı. Bir insanın yaşayabileceği en ağır acıları omuzlarında taşıdı. Çocukluğu çalındı, gençliği elinden alındı, umutları birer birer söndürüldü. Geriye ise tarifsiz bir acı ve cevapsız kalan sorular kaldı.
Bazı hayatlar daha başlamadan karanlığa mahkûm edilir.
Onun hikâyesi de böyleydi…
Henüz 16 yaşındayken, güvenmesi gereken biri tarafından istismara uğradığı iddia edildi. Yıllarca korkuyla sustu. Tehdit edildi, şiddet gördü, çaresiz bırakıldı. Sesini duyuramadı. Oysa hayatı boyunca taşıdığı yük, daha çocuk yaşta omuzlarına bırakılmıştı.
Bir insanın çocukluğu elinden alınırsa geriye ne kalır?
Belki de geriye yalnızca hayatta kalma mücadelesi kalır.
O akşam gurbetten şehre yeni dönmüştük.
Saat akşam ona yaklaşıyordu. Sokaklarda tarif edilemez bir sessizlik vardı. Şehrin üzerine görünmez bir matem çökmüş gibiydi.
Kendi kendime:
“Bu şehir neden bu kadar sessiz?” diye sordum.
Keşke cevabını hiç öğrenmeseydim…
Arabadan eşyaları indiriyor, balkona ip yardımıyla çekiyorduk. O sırada yan binanın önüne bir itfaiye aracı geldi. Merdiven pencereye uzatıldı.
İlk anda bunun sıradan bir yardım çağrısı olduğunu düşündük.
Ancak birkaç dakika sonra öğrendiğimiz gerçek, içimizdeki bütün umutları paramparça etti.
Telefonum çaldı.
“Abi, çok kötü bir olay olmuş.”
“Nedir?”
“Bir kadın öldürülmüş…”
O an zaman durdu.
İnsan bazen duyduğu bir cümlenin ağırlığını taşıyamaz. Çünkü bazı sözler yalnızca kulağa değil, doğrudan vicdana dokunur.
Benim için de öyle oldu.
Bir annenin hayatı vahşice son bulmuştu.
O anda yalnızca bir insan değil; vicdan, merhamet ve insanlık da ağır bir yara almıştı.
Sokağa baktım.
Yüzlerce insan vardı.
Meraklı bakışlar…
Sessiz fısıldaşmalar…
Bir felaketi uzaktan izleyen kalabalık…
Peki acıyı gerçekten hisseden kaç kişi vardı?
Ertesi gün cenaze namazı vardı.
Olay yerini dolduran kalabalık, cenazede yoktu.
Ne de her fırsatta adaletten söz edenler…
Çünkü ölen bir garipti.
Garip doğmuştu.
Garip yaşamıştı.
Ve garip uğurlandı.
Arkasında üç yetim çocuk, yıkılmış bir hayat ve cevabı bulunamayan yüzlerce soru bıraktı.
Karakolun önüne gittim.
Haberciler dışında kimse yoktu.
Şehir yine sessizdi.
Ancak bu sessizlik, huzurun değil; alışılmışlığın sessizliğiydi.
Sanki yaşananlar sıradanlaşmıştı.
Oysa hiçbir kadın cinayeti sıradan değildir.
Hiçbir çocukluk travması unutulacak kadar küçük değildir.
Hiçbir anne, ardında üç yetim bırakarak bir istatistiğe dönüşmemelidir.
Bir toplum, en çok kadınlarını ve çocuklarını koruyabildiği kadar güçlüdür.
Adalet yalnızca mahkeme salonlarında verilen bir karar değildir.
Adalet; korkunun susturamadığı, şiddetin cesaret bulamadığı, çocukların güven içinde büyüyebildiği bir ülke inşa edebilmektir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır.”
(Bakara Suresi, 179. ayet)
Bu ayet, intikamı değil; hayatı koruyan adaleti anlatır.
Dileğim odur ki bu vahşetin hesabı hukuk önünde eksiksiz sorulsun. Suçlular hak ettikleri cezayı alsın. Ve hiçbir çocuk, hiçbir kadın, hiçbir anne bir daha böylesine karanlık bir kaderi yaşamak zorunda kalmasın.
Çünkü bir annenin vahşice hayattan koparılması, yalnızca bir ailenin değil; bütün insanlığın vicdanına bırakılmış en ağır emanettir.
Garibin çilesi, ölünce bitmemeli…
Asıl mesele, yaşarken kimsenin onun çilesini görmezden gelmemesidir.







YORUMLAR